На главную
 

Adnan Binyazar 'Ölümün gölgesi yok'


Həyatım boyunca oxuduğum yüzlərcə kitab arasında bu kitabın yeri mənim üçün xüsusi olacaq. Bir gecədə oxuyub bitirdiyim bu əsərdə həyatda ola biləcəyinə inanmadığım, hər zaman axtarışında olduğum sevgini, əbədi sevgini, əbədi qadın sevgisini, bir qadının kişisinə qarşı olan sonsuz sədaqətini nəhayət ki, bu əsərdə tapdım:
Dəfələrlə oxusam da, oxumağa doyamayacağım bu əsərdə yazıçı, bir Anadolu kəndində müəllimliyə başlayan gənc ilə şagirdi arasında keçən sevginin simasında həyat yoldaşı ilə keçirdiyi ömrü anlatır. O zamanın çətin şərtlərində bir-birlərini sevərək birlikdə olduqları sevginin işığı Filiz-in gözlərinin işiğının sönməsi ilə birlikdə sönür...
Məmə kanserinə dəstək olduğum günlərdə oxumuşdum bu əsəri, bu amansız xəstəliyin sevgi, mərhəmət, gözəlik dolu bir qadını addım-addım ölümə necə götürdüyünü, qürbətdə bütün çətinliklərə baxmayaraq hər şeyi unudub ancaq həyat yoldaşının sağalmasını diləyən Adnan-ın əzmini, səbrini oxuduqca tuta bilməmiştim göz yaşlarımı... Sevgini, əsl sevgini axtaranlara meələhət görürəm, mütleq oxuyun bu əsəri!


Əsəri oxuduğum zaman sevdiğim, bəğəndiğim bəzi misraları, cümlələri, düşüncələri özümdə qeyd etmişdim. Ve onları sizlərlə paylaşmaq istədim:




:Evliliğimizin ilk yıllarında paçalarım çamurlanmasın diye kaldırım taşlarına özenle bakarak yürüyüp eve döndüğüm Çorum sokaklarının akşam saatlerini anımsadım. O saatlerde birbirimize kavuşmanın sevincini yaşardık. Aralarında sevgi yaratmışlarsa, evde bir eşe kavuşmanın mutluluğu hiçbir duyguyla ölçülemez. Kapıda şıkırdayan gülüşlerle karşılardı beni. O gülüşle sofrayı kurar, ortalığı toplar, çamaşır yıkardı:


:O mu sabredemezdi, ben mi aramaktan yılardım, kedi gibi büzüldüğü bezden dolabın dip köşesinde yakalardım onu. Yanaklarını okşar, gür saçlarını avuçlayıp ensesini açardım. Ensensin beyazlığını öperdim. Sesi titrer, 'enseden öpmek uğursuzluk getirir' derdi. Uzun yıllar ayrı kalmış da yeniden buluşmuşuz gibi sarılırdık birbirimiz. Ak tenine ince damarlarının kanı yayılırdı ellerim ellerine değdiğinde:


:Davranışlarından sonuç çıkarmaya çalışıyorum. İlgi duyduğunun küçük bir belirtisiydi bu selam. Beni görmezlikten gelebilirdi. Gözlerimi ondan ayırmadan, arkasından bakıyorum. Elli metre kadar gidecek, oradan dar bir sokağa sapacaktı. Papatya falına kalmıştı işim; 'beni seviyorsa, sokağa sapmadan başını arkaya çevirecek, bana bakacak' diye geçirirdim içimden. Düşündüğüm gibi oldu; sokağa sapmadan döndü, baktı: İçimde sevinçler uçuştu:


:Ellerini saçlarımda gezdirirdi, gözleriyle okşadı beni. 'Hiç kimse olmasın yanımızda, hiç kimse. Yalnız sen ol:'


:Gözlerinizi karanlığa çevirince hüznünüzü herkesten gizleyebileceğinizi sanıyorsunuz. Bir hüzün, bir de sevgi: Ne yaparsa yapsın, insan bu duygularını gizleyemiyor:


:Sevgi beslediğimiz birine dünyanın lafını etsek, yine de geride söylenecek çok söz kalıyor. Yüzlerce sözcük dilimin ucuna geliyor, yine kaçıyordu. Güzel bir yüzün, çocuk bakışların, kuş ötüşünün, dokunaklı şarkıların beni ağlattığını niye söylememiştim ona? Güzelliklere kapıldığımı, seslerin yüreğimi sarstığını, hıçkırıkların boğazımda düğümlendiğini, gözyaşımı tutamadığımı niye söylememiştim:?


:Ona 'Nolursun güldürtme, ameliyat yerim acıyor' dedirttim. Masalara çiçekli tabaklar koydum, ak peçetelere çatallar bıçaklar dizdim, beceriksiz ellerimle kahvaltılar hazırladım, yemekler yapmaya koyuldum. O da yerinde kalktı 'Doğru dürüst bir şeyler yememişsindir sen', dedi bana, pilav pişirdi:


Mutluluğun rengi varsa kar beyazdır! O gün hayatımız kardan da beyazdı!


:Hayat benim için onu mutlu görmekten başka bir anlam taşımıyordu:


:Evliliğimizin ilk yıllarında uyanır uyanmaz, yanımda mı diye bakardım. Uyurken yüzünden alamazdım gözlerimi. Ses etmeden yüzüne dalar giderdim. Derin uykularda bile yüzü gülerdi. Uyanmasın diye başucunda soluğumu tutardım. Dayanamazdım, bir an önce sesini duymak için 'Filiz, uyuyor musun?' diye sorardım. Bakışımın sesini duyar, gözlerini açardı. Sevinir, iyice uyansın diye burnunun ucundan öperdim. Hiçbir ışık onun gözleri gibi aydınlık olmazdı. Bilirdim ki o varsa güneş güneştir, yaşam yaşamdır. Kan uykuda olsa 'Niye uyandırdın?' demezdi. Başında beni görünce mutlu olurdu. Gözlerinin en dar aralığından gülerdi:


:Ah, neler saçmalıyorum! Hiç yoktan günaha gireceğim. Çektiklerin yetmezmiş gibi konuşup seni üzüyorum. Üzülmene dayanamam: Bir de ne düşünüyorum, biliyor musun; bensiz ne yapacaksın sen? En çok çekleri vazoya yerleştirmemi severdin, değil mi?
Susuyor, söyleyecekleri aklına gelince konuşuyordu.
Çiçekleri vazoda görünce 'Ellerin değince çekler güzelleşiyor' derdin. Ben gidince vazoları çeksiz koyma: Baharın ilk çiçeği nergis olurdu. Ever nergissiz gelmezdin. Papatyaları sevdiğimi bilirdin, en beyazlarını, en temizlerini bulur getirirdin. Sarı-yeşil karışımı renkte, kavun biçiminde yuvarlak bir vazomuz vardı, hatırladın mı; Maraş'tan Ankara'ya gelirken, kırılacağından korkup onu yumuşak kвğıtlara sarmış, yorganların arasına koymuştum: Vazomuz hiç nergissiz, papatyasız kalmadı: Evin her köşesi, ellerimiz, dudaklarımız nergis kokardı. Niye berlin2e getirmedik ki o vazoyu? Şimdi şu sehpanın üstüne koysaydık ne güzel olurdu! Öyle ya, Berlin'de nergisi nerde bulaktık? Yok, yok: Biliyorum, getirmiş olsaydık, ne eder, ne yapar, buralarda da bulur, nergissiz koymazdın beni de, vazomuzu da. Nergis mevsimi çok sürmezdi. Arayıp bulur, nergis mevsimini uzatırdın. Nerden bulurdun önce nergisi allahaşkına?...Senin getirdiğin nergisler başka kokardı:


:Nergisler solarken üzüldüğümü bilirdin; solmadan tazesini getirirdin nergislerin. Onlar da solardı: Nergisler solmasaydı: Nergisler solmasaydı: Ama solardı: Hayat gibi:


:Beni hiç yalnız bırakmadın sen; ben seni yalnız koyup gideceğim: Bensizliğe nasıl dayanırsın? Evliliğimizin ilk ilkesin anımsadın mı? Senin gitmediğin yere ben gitmeyecekti benim gitmediğim yere sen gitmeyecektin: Unuttum sanma; ilkeyi ilk bir kez sen bozmuştun Maraş'ta askerliğini yaparken: Büyük bir tatbikat dönüşü: Arkadaşlarınla pavyona gittiğiniz, orada genç, çok güzel bir kadınla karşılaşınca beni düşündüğünü söylemiştin. 'Benden güzel miydi?' diye sorunca, kucaklayıp öpmüştün beni:


:Gözü kitap sayfalarında iken daha da uzardı kirpikleri. Uyurken yanı başına oturur, dakikalarca kirpiklerine bakardım. Uyanıp yüzüne dikilen bakışlarımdan irkilmeyeceğini bilsem sabaha dek başucundan ayrılmak istemezdim. Yarattığına el sürdürmeyen bir tanrı gibi, güzelliğinin bekçisiydim. Dayanamaz, dudaklarımın ucuyla kirpiklerini öper, parmaklarımı kaşlarında gezdirirdim. Kaşları ortadan kıvrılır, uçlarda incelirdi. Yaratılışın gergefi işlenmişti yüzüne; uyurken bile güleçti. Sabahları ben uyanmışsam, onun da uyanmasını isterdim. Onu geceleri benden çalan uykunun düşmanıydım. Asıl oyunumu Pazar sabahları oynardım. Ondan erken uyanırdım. Uyanıp uyanmadığını anlamak için odaya girip çıkma seferlerim başlardı. Uyanması uzarsa, uyansın diye parmağımı burnunu ucuna değdirirdim. Daha olmazsa üst dudağını tutardım. Yine uyanmazsa at dudağından çekip bırakırdım birbirine değen dudaklarının 'şappp' sesine mi, yüzünde gezinen soluğumun esintisine mi kapılırdı, gözünü açardı.
O gözlerini açınca olurdu benim sabahım: